bebek, bebek bakımı, bebek resimleri, bedava, bedava cep melodileri, bedava melodi,bedava mp3, arkadaş arama, audio visual , Audio-visualın anlamı, Audio-visual nedir, Audio-visual ne demek, Audio-visualın manası, Audio-visualların anlamı Audio-visual fotoğrafları, Audio-visual resimleri, Audio-visual hakkında bilgi, Audio-visuallar hakkında bilgi, Audio-visualın açıklaması, digital video,google video, aşk sözleri, burçlar, cilt bakımı, araba resimleri, anlamlı sözler, stres, rüya , beden dili, gül resimleri, güzel sözler, saç bakımı, insan, sevgililer günü mesajları, doğum günü mesajları , diksiyon AŞK SÖZLERİ, diyet, güzel ve cennet aşka dair herşey,cehennem, cimanın adabı, etkili ,konuşma, kadınlar, sevgi nedir, sitem sözleri, insan özellikleri, gelinlik ve duvaklar.neden niçin.sevgi mesajları



ASK MELEĞİM

 

24/10/2008 - RESİMLERE GÖRE İNSAN TANIMI



İnsan, kâinat ağacının meyvesi veya çekirdeği hükmünde olduğundan, âlemde her ne varsa insanda da bir örneği bulunur. Bir başka ifadeyle insanda bulunan cihazların, hislerin ve lâtifelerin kâinatta bir karşılığı vardır. İnsanla kâinat birbirinin kendi ölçüleri içinde izdüşümü veya yansımasıdır. En azından birbiriyle bağlantılı bir kompleks sistemdir. Kur'anî literatürde enfüsî ve âfâkî terminolojisiyle de ifade edilen insan ve kâinat, bir bütünün veya hakikatin iki yüzünü teşkil eder. Kâinatın sırlarının çözülmesi, insana ışık tuttuğu gibi, insanın sırlarının çözümü de kâinatı aydınlatır.
İnsan günümüz bilim literatürü ile ifade edilirse; kompleks, nonlineer (doğru biçimde, birebir münasebet göstermeyen), ağ tabanlı sebep-sonuç bağlantılı ve sibernetik kuralları ile çalışan, holografik (parçada bütünün, bütünde parçanın yansıması veya temsili) adaptif (uyum sağlayıcı), dinamik, öğrenen bir sistemdir. Bu perspektiften insanın tutum ve davranışları, kompleks ve n sayıda faktörün karşılıklı münasebeti altında şekillenmekte ve ortaya çıkmaktadır. İnsan ve davranış arasındaki kompleks münasebeti, zihinlere yaklaştırmak için temsili bir matematik denklemi kurabiliriz. Davranışı Yi olarak tanımlarsak, davranışa yol açan faktörleri de Xi olarak sembolle gösterelim. Xi faktörlerini de kabaca Ai, Bi, Ci, Di olmak üzere dört grupta alt sınıflara bölelim. Davranış denklemini şöyle ifade edebiliriz: Yi= f(Xi); bu denklemi açarsak, Yi= f(Ai)* f(Bi)*f(Ci)*f(Di) olur.

(Ai) ile temsil edilen faktör seti, gökyüzündeki cisimlerin, gezegenlerin, burçların hareketleriyle ortaya çıkan insanın enfüsî boyutunun âfâkî âlemdeki yansımalarını tanımlar. Dolayısıyla siz, insanın kişilik motifiyle ve mizacıyla gökcisimlerinin hareketleri ve yerleşimleri arasında veya renkler arasında bile bağlantılar ve münasebetler kurabilirsiniz. Bu doğru da olabilir. Ancak bu motiflerin ve münasebetlerin varlık seviyesi, ilmî ve misâlî olduğundan ve iki şeyin birlikte cereyanı (iktiran) veya birbirinin izdüşümü olduğundan insanın davranışlarını yöneten ve belirleyen asıl sebepler veya faktörler değildir. İki veya üç şey arasında bağlantı olması, o şeyler arasında otomatik olarak birinci dereceden sebep-netice bağlantısı olduğunu göstermez. Mikro âlem olan insanla makro âlem olan kâinatta gerçekleşen hâdiseler, aynı kanunlara tâbi olarak gerçekleşen simetrik yansımalı olaylardır. Burçların, gezegenlerin hareketleri, konumları ile insanın doğumu arasında bir bağlantı ve paralellik olabilir ve insanın doğumu anında gökcisimleri belli konumlarda olabilir. Hattâ farklı kişilik motiflerini açıklamada gökcisimlerinin ve burçların isimlerini veya tabiattaki renklerin motiflerini kullanabilirsiniz. Ama bu insan tutum ve davranışlarının, gökcisimlerinin hareketleriyle belirlendiği ve astrolojinin bizim kader programımızı şekillendirdiği gibi bir sebep-netice bağlantısına yol açmaz. Hulâsa, gökcisimlerinin hareketi üzerinden insanın mizacını ve geleceğini anlamaya çalışan astroloji, ve hurufilik gibi sahalar, insanın kaderini belirleyen veya deşifre eden asıl faktörler değildir. Hele hele insanı sorumluluktan kurtaran ve yanlış kader inancına sığınmasına yol açan bir faktör değildir. Bu şekilde, aralarında münasebet var ve korelasyon yüksek diyerek, astroloji fallarıyla, hurufilikle, ebced ilmiyle hesap düşürterek, sorumluluktan ve gayret göstermekten vazgeçmek, aklen, ilmen, dinen doğru değildir.

(Bi) faktör seti ise, insanın mizacını (kişilik bandlarını, huy motifleri) tanımlar. Bu faktörler; doğuştan nöro-anatomik ve nöro-algılama motiflerine dayalı olarak şekillendiğinden davranış veya tutumu (Yi), reaksiyon aralığını ve motiflerini belirleyici ve sınırlayıcı rol oynar. Normal şartlar altında insanın tercihleri ve cüz'i iradesini kullanması bu motifler içinde gerçekleşir. İnsan kendini tanıyıp, dönüştürmezse ve kendi üzerinde büyük cihadını gerçekleştirmezse, hayat yolculuğunu doğuştan gelen çevre ve kültürle belli bir renk kazanan kişilik motifi üzerinde yapar. Bu faktörlerin etkileşim motifleri, farklı fıtratları veya kişilik motiflerini ortaya çıkarır. 'Can çıkmadıkça huy çıkmaz', 'Kişi yedisinde ne ise yetmişinde de odur' gibi veciz ifadeler kişilik motiflerinin veya insan mizacının ehemmiyetini vurgular. Resûlullah (sas)'tan nakledilen şu açıklamaya kulak verelim:

'Eğer bir dağın yer değiştirdiğini duyarsanız inanınız; fakat bir insanın huyunu değiştirdiğini duyarsanız inanmayınız. Çünkü o, yaratıldığı hâl üzere olur.'

(Ci) faktör seti ise, insanın cüz'i iradesini, aklını, ahlâkî yönünü ve içinde yaşadığı, şekillendiği sosyal çevrenin kaidelerini ve âdetlerini temsil eder. İnsan aynı zamanda sosyal ve ahlâkî bir varlık olduğundan, karakter eğitimini sosyal çevrede (anne-baba, okul, arkadaş çevresi) kazanır. Cüz'i iradenin kullanımına veya yönlendirilmesine bağlı olarak, (Ci) faktörleri yoluyla kazanılan alışkanlıklar ve karakterler, (Bi) faktör setinin oluşturduğu zeminde ortaya çıkar. Dolayısıyla (Ci) dairesindeki faktörler, Bi faktör setinin renklenmesine, çeşitlenmesine yol açar. Bu durumda insan, kendisine bir zemin ve altyapı sağlayan (Bi) ve (Di) faktörlerinin tesiri altında, yaptığı tercihlerden, davranışlardan ve karakterini inşa etmeden sorumludur.

(Di) faktörü ise, ferdi aşan sosyo-ekonomik şartları, sosyal düzen ve resmî eğitimden gelen tesirleri temsil eder. (Di) faktörü setinin tesir nispeti, (Ai) ve (Ci) faktör setlerininkinden büyük iken, (Bi) faktör setininkinden küçüktür. Çünkü kişi, iradesini ve aklını içinde yaşadığı sosyo-kültürel ve politik sistemin kuralları içerisinde kullanmaya zorlanır.

(Bi) faktör seti (kişilik, mizaç motifleri), (Ai), (Ci) ve (Di)'yi renklendiren ve şekillendiren önemli bir faktör seti olup tesiri birinci derecedendir. Ama sonuçta tutum ve davranışlarımız ortaya çıkarken; (Ai), (Bi), (Ci), ve (Di) faktörlerinin karşılıklı kompleks münasebetler ağına maruz kalır. Bu faktörlerin girift münasebeti sonunda, insanın biyolojik, psikolojik, sosyolojik, tarihî, ahlâkî, zihnî ve ruhî boyutları şekillenmektedir. Bu yedi farklı boyutun etkileşim ağı içinde insan, yeryüzünde hayatını yaşamaktadır. İnsanın bu farklı boyutlarını çözümlemek için araştırmacılar, farklı paradigmalara dayalı farklı insan modelleri geliştirmişlerdir. Ancak bütün boyutlar, birbiriyle bağlantılı ve karşılıklı münasebet halinde olduğundan, insanı anlamak ve çözümlemek basit bir hadise değildir. Birden fazla temsilî dürbünü, metaforu ve paradigmayı kullanmayı zorunlu kılar.

Bu açıklamalar ışığında bir insan ne kadar kompleks olursa olsun, fıtratına konulan motifler ve kanaviçeler iyi bir gözlem yapılıp modellenebilirse, belli ölçüde anlaşılabilir. Zaten bilim insan ve eşyayı, modeller inşa ederek açıklamaya ve anlamaya çalışır. Bilimde model kullanımı ve temsilî hikâyecikler (metaforlar) çok yaygındır. Parçanın bütün, modelin de gerçeğin aynısı olmadığı meselesi akıldan çıkarılmadığı sürece, bilimde modeller üzerinden insanın ve kâinatın sırlarını çözmeye çalışmak önemli bir araştırma metodolojisidir. Kâinatı ve insanı çözümlerken, matematikî düşünme oldukça önemlidir. Çünkü matematiğin dilini kullanarak varlıklar arasındaki birlik ve benzerlikleri tanımlayan motifleri yakalamak mümkün olmaktadır. Matematikî düşüncede ikili mantık (dualite, kartezyenci yaklaşım, siyah-beyaz) kullanılırken, puslu mantık da (gri mantık, üç kanunu) üç değerli yaklaşım kullanılır. Çünkü her iki mantıkla açıklanabilen ve anlam kazanan varlık ve hadiseler vardır. Bu noktadan bu iki mantık ve düşünme sistemi birbirini yanlışlamaktan ziyade birbirini tamamlayıcı özelliktedir.

İnsanın fıtratını modellerken, ikili mantık yaklaşımı yanında üçlü mantık da kullanılmaktadır. Üç değerli düşünme mantığı kullanıldığında, Kur'ân'da anlatılan insanın temel özelliklerinden hareketle, gerçek insanın fert ve sosyal hayatındaki davranışlarını modellemek oldukça kolaylaşmaktadır. İnsan ruhu, insanı, şekillendirirken insana ait üç temel fonksiyon olan düşünme, hissetme ve aksiyonda bulunma (pratiklik) fonksiyonlarını ortaya çıkaran yapılar inşa eder. İnsanlardaki bu temel fonksiyonlar, insan ruhunun; zihnî, hissî, fizikî potansiyellerinden kaynaklanır. Her insanda bu potansiyeller, farklı derecelerde baskın ve çekinik olduğundan, insanları güçlü oldukları fonksiyonlar açısından, zihin, his ve fizik merkezli olmak üzere üçe ayırmak mümkündür. Benzer şekilde insanda ruhun fonksiyonlarını ortaya çıkaran akıl, nefis, kalb olarak tanımlanan üç ana merkez vardır. Akıl, zihin merkeziyle; kalb, his merkeziyle; nefis, fizik merkeziyle bağlantılıdır. İnsandaki melekeler de, kafaya (mücerret matematikî zekâ), kalbe (hissî zekâ) ve bedene ait (kinestetik zekâ) olmak üzere üçe ayrılır.

İnsanda doğuştan hangi potansiyel baskın ise, onunla ilgili melekelerde çok iyi bir gelişme gösterir. Allah yeryüzünde icraatlarını yaparken ve varlıkları inşa ederken; ilim, irade, kudret gibi isim ve sıfatlarını bir arada gösteren motifler kullanır. Allah'ın kaderî programında da câri olan kader, kaza ve âtâ üçlemesini kullanarak kul ve Yaratıcı münasebetlerini sağlıklı şekilde çözümlemek mümkün olmaktadır. Yaşadığımız âlemde gerçek ve doğrular da; zihnî, hissî ve fizikî olmak üzere üçe ayrılır. Paralel şekilde her hadisenin de bilgi (kavrama dair, plân ve tasarım boyutu), his (aşk, şevk ve bağlantı boyutu) ve fizik (nesnel, pratik, aksiyon ve temsil boyutu) olmak üzere üç yönü vardır. İnsanlar da dikkat ve enerjilerini yönlendirirken ve olayları algılarken farkında olmadan hadiselerin bu üç boyutundan birine ağırlıklı olarak eğilip enerjilerini oraya akıtırlar. Bu açıdan insanlar olayları algılama, dikkat ve enerjilerini yönlendirme noktasından, hadiselerin zihin, his ve fizikî boyutunu algılayanlar şeklinde üçe ayrılırlar. Gerçekte kişilik bandları tayfı, süreklilik ve bütünlük gösterir. Gruplama ve sınıflamalar, kesintiler, insanlardaki benzerlik ve farklılıkları daha iyi anlamak ve onlara saygı duymak için geliştirilen zihnî kategorilerdir. Kişilik bantlarını çeşitli araştırmacıların farklı kriterlerine göre üç ve üçün katları şeklinde olduğu gibi, dört ve dördün katları şeklinde tasnif etme anlayışı da vardır. Bu kategoriler şimdilik çeşitlilik ve farklılığı doyurucu seviyede dikkate alan bir yaklaşımdır. İnsanları ne kadar az kategoride sınıflarsanız, o ölçüde farklılıkları yok sayar ve ortak noktaları da azaltırsınız. Dolayısıyla farklı kişilik bantlarının ortaya çıkarılması isteniyorsa, kategorize edici motif sayısını artırmak gerekir. Ayrıca insanları güçlü yanları üzerinden kategorize etmek daha doğrudur. Çünkü insanlar, genelde kendi güçlü yanlarını ön plâna çıkarırken zaaflarını örtmeye çalışırlar. İş yerlerinde de insanlar, güçlü yönleri üzerinden değerlendirilir; kendilerine ödenen ücret, onların kişiliğinin güçlü ve olumlu yanlarına aittir. İnsanların zayıf yanlarını da dikkate alarak gruplamak isterseniz, o zaman gruplamada kullanacağınız motif sayısını dörtten 9'a veya 18'e çıkarmanızda fayda vardır. Bu noktadan kaç çeşit motifte insan kişiliklerini tanımlayacağınız, tamamen bir tercih meselesi olmaktan başka bir şey değildir.

Günümüzde insana ve olaylara yaklaşım giderek dinamik ve sistemci model ve yaklaşımlar kullanılarak yapıldığından, statik olarak ele alınan insan tanıma model sistemleri kendilerini dinamik bir yapıya dönüştürmek mecburiyetinde kalmıştır. Bugün antik dönemde Hipokrat'ın ortaya atıp geliştirdiği dört motifli insan mizacı modeli (popüler optimistler (1), mükemmeliyetçi melankolikler (2), güçlü kolerikler (fizik merkezli, idareci, duygusallıktan uzak) (3), barışcı soğukkanlılar (4) bile savunucuları tarafından dinamik bir yapıya dönüştürülmüş durumdadır.

İnsanı tanımlamada ve kategorize etmede 4'lü, 8'li, 16'lı model sistemleri kullanan gruplar olduğu gibi, üçlü, beşli, yedili, dokuzlu sistemleri kullananlar da vardır. Hattâ bu konuda doğu ve batı ayrımı bile kısmen gözlenmektedir. Mezopotamya ve Doğu kültürlerinde üçlü ve onun katları olan sistemler kullanılırken, Eski Yunan ve Batı'da daha çok dörtlü ve onun katları olan model sistemler kullanılmaktadır. Çeşitli modellerin varlığı dikkate alındığında, her bir sistemin tarafları, sistemlerinin zaafiyetlerini kapatmak için aşağıdaki yaklaşımı geliştirmeye başlamışlardır. Gerçekte bu model sistemlerde her bir kategoride tanımlanan kişilik özellikleri her insanda az veya çok bulunur. İnsanlar, bu özelliklerden hangilerini baskın olarak veya çekinik olarak hayatlarında ortaya koyduklarına bağlı olarak kategorize edilmektedir. Yukarıda bahsedilen farklı grup sayılarına ait insan tanıma sistemi modelleri, gerçekte sentez (karma) kişilik motiflerinden oluşan insanların, zayıf, güçlü, çekinik ve baskın özelliklerini tespit ederek onları belli kişilik motiflerine kategorize etmektedir. Dolayısıyla kendi kişilik motifini belirleyen her insan, kullandığı modeldeki kişilik bandı motiflerinden kendisinde eksik ve zayıf olanları, kişiliğine katması gerekir. Kişilik gelişimi ve olgunlaşması denen hadise de gerçekte budur. Hayat yolculuğunu zevkli kılan şey de, herkesin kendini keşfederek, güçlü ve zayıf yanlarını ortaya çıkarması, zayıf yanlarını sistemde güçlü hale getirme yönünde mücadele vermesidir.

İNSAN DAVRANIŞI
A) RUH:
1) Ruhsal Hayatın Kavramı ve Öncülü: Ruhun serbest bir şekilde hareket edebilme ile tabii bir ilişkisi vardır.
2) Ruhsal Organların Fonksiyonu: Ruhsal Hayat, saldırgan etkinliklerle güvenliğe ulaşmak için yapılan etkinliklerden oluşan karmaşık bir bütündür; en son amacı da insan organizmasının varlığını sürdürmesini sağlamak ve ona güvenlik içerisinde gelişebilmek imkanını vermektir. Hayattaki her türlü kötülüğün kaynağı olarak birtakım kusur veya yetersizliklerin görülmemesi gerekir.
3) Ruhsal Hayatta Belli bir gayenin var oluşu: İnsanın ruhsal hayatı, gayesi ile belirlenmiştir. İnsanın bütün etkinlikleri her zaman için var olan belli bir gayeye doğru yönelmedikçe, etkinliklerini belirleyen, değiştiren ve sürekliliğini sağlayan bir gaye bulunmadıkça, hiçbir insanın düşünmesi, istemesi ve hayal kurması mümkün değildir. Bir ruhsal gelişmeyi ancak her zaman için var olan bir gayeyi göz önünde tutacak olursak anlayabiliriz. İnsanların hareketlerine yön veren gaye, çevrenin çocuk üzerindeki etkileri ve çocukta uyandırmış olduğu izlenimlerle belirlenmiştir.
B- RUHSAL HAYATIN SOSYAL GÖRÜNÜŞLERİ:
1) Mutlak gerçek: Bir insanın ne şekilde düşündüğünü bilebilmek için o insanın başka insanlarla olan ilişkilerini incelememiz gerekir.
Hiç durmaksızın ortaya çıkan problemleri çözme sorunluluğu insan ruhunun etkinliğine yön verdiği için, insan ruhu özgür bir kuvvet olarak hareket edemez.
2) Topluluk hayatına duyulan ihtiyaç: İnsan varlığının sürekli olarak yaşamasını en iyi sağlayan şey, topluluk hayatıdır.
3) Güvenlik ve çevreye uyma: İnsan ruhunun gelişmesinde konuşmanın son derece büyük bir değeri vardır.
4) Sosyal Duygu: Bir insanı ölçmemize yarayacak kriterler, o insanın genellikle insanlık için taşınmış olduğu değerle belirlenmiştir.
C- ÇOCUK VE TOPLUM
Toplum bizden, ruhumuzun gelişmesini de etkileyene bir takım yükümlülükleri yerine getirmemizi ister.
1- Küçük çocuğun durumu: Toplumun yardımına muhtaç olan her çocuk, hem ona bir şeyler veren, hem de ondan bir şeyler alan, bir yandan çevreye uymasını bekleyen, öbür yandan yaşama iç tepkisini tatmin eden bir dünya ile karşı karşıyadır. Tiplerin oluşumu hayatın ilk döneminde başlar.
2) Güçlüklerin etkisi: Ruhunun gelişmesi sırasında çocuğun karşılaşmaş olduğu engeller, genellikle sosyal duygusunu bozmakta ya da sosyal duygunun gelişmesini durdurmaktadırlar.
Aşırı bir sevgi gösterilerek yürütülen bir eğitim de, hiçbir sevginin bulunmadığı bir eğitim kadar zararlıdır.
3) Sosyal bir varlık olarak insan: İhsanı anlayabilme onu komple çevresiyle değerlendirme ile başarır.
D- İÇERİSİNDE YAŞADIĞIMIZ DÜNYA:
1) Dünyamızın yapısı: İnsanı çevreye en çok yaklaştıran duyu organı gözdür.
2) Dünya görüşünün değişmesi ile ilgili unsurlar: Bir insanın bireyselliği neyi ve nasıl algılamış olduğuna bağlıdır. Bu algılar bellekte muhafaza edilir ve ruhun gelişmesinde, hayal gücünün artmasında etkilidir. Hayal gücünde bir algı, o algıyı oluşturan obje olmaksızın yeniden meydana getirilir.
3) Hayal Kurma: Hayal kurma, insan organizmasının hareketliliğine bağlıdır. Hayal kurmanın derecesi ya da hayal gücünün kapsamı konusunda kural olmak
4) Rüyalar: Bir insanın karakteri rüyalarda kolayca anlaşılır.
5) Kendini Başkasının Yerine Koyabilme ve Özdeşleşme: Kendini başkasının yerine koyabilme yeteneği, bir insanın başka bir insanla konuşması sırasında ortaya çıkar. Bir kimse ile özdeşleşmemiz mümkün olmazsa, o kimseyi anlamamız imkansızdır.
6- İpnotizma ve Telkin: Sosyal duygunun etkisi altında, insanın kendi çevresinden etkilenmeyi bir dereceye kadar istemiş olduğunu görüyoruz. Etkilenmeye hazır olma derecesi, etki yapan kimsenin etkilemeye çalıştığı kişinin haklarını ne derece göz önünde tuttuğuna bağlıdır. Zarar verilen bir insan üzerinde devamlı bir etkide bulunmak imkansızdır. Bir insan ancak kendi haklarının gözetildiğini hissettiği zaman en iyi şekilde etkilenir.
E- AŞAĞILIK DUYGUSU VE KENDİNİ KABUL ETTİRME ÇABASI
1- İlk Çocukluk Yılları: Dünyaya bir takım organik kusurlar ve yetersizliklerle gelen çocukların, küçük yaşlardan beri, çoğu zaman sosyal duygularının engellenmesine yol açan bir durumla karşılaştıkları görülmüştür.
2- Aşağılık Duygusunun Giderilmesi: Çocukluk güçlü olmak için gösterdikleri çabayı açıkça dile getirmezler, onu sevgi perdesi altında gizlerler. Çocuk, aşağılık duygusunu giderme çabası içerisinde yalnızca güç ve kuvvet dengesini yeniden kurmaya çalışmakla yetinmemekte, aynı zamanda aşırı bir telafi mekanizmasına başvurmaya, bu yüzden dengeyi bozacak şekilde öbür uca doğru gitmeye çalışır.
Herhangi bir beden kusuru ya da hoşa gitmeyen bir karakter özelliği olan bir kimseyi ayıplamadan yaklaşarak problemini çözmeliyiz.
3) Hayat Grafiği ve Dünya Görüşü: İnsanlar, çocukken hayata karşı takınmış oldukları tavırları değiştirmezler. Bununla birlikte, bu tavır daha sonraki hayatta ilk çocukluk günlerindekinden farklı bir biçimde ifade edilir.
F- HAYATA HAZIRLANMA:
Bireysel Psikolojinin en temel ilkelerinden biri, her türlü ruhsal olayın, belirli bir gaye için yapılan bir hazırlık olduğudur.
1. Oyun: Çocuğun hayatında, gelecek için yapılan hazırlığı çok açık bir şekilde gösteren önemli bir olay vardır. Oyun.
Oyun ruhla sıkı sıkıya ilgilidir. Hatta bir çeşit meslek gibidir. Oyunda çocukların bütün özellikleri ortaya çıkar.
2- Dikkat ve Oyalanma: Dikkat, ruhun ayırt edici niteliklerinden biridir ve insanın başarılarında birinci derecede rol oynar. Yorgunluk ve hastalık dikkati olumsuz etkilerler. Dikkatin uyanmasındaki en önemli etken, dünyaya gerçekten derin bir ilgi duymaktır. İrade gücünün ve enerjinin bulunmayışı da dikkati bir nokta üzerinde toplayamama yeteneksizliğe benzer.
3- Suçluluğa götüren ihmal ve unutkanlık: Sosyal duygu yeterince gelişmediği zaman insanın başkalarına gereken ilgiyi göstermesi ceza tehdidi altında bile son derece güç olmaktadır.
4- Bilinçdışı alan: Bazı ruhsal yetenekler bilinç alanı dışında gelişir. Dikkati uyaran bazı şeyler bilincimizin değil ilgilerimizin olanına girer, ilgilerimiz ise genellikle bilinçdışı alanda yer alırlar. İnsanlar, farkında olmaksızın, kendi içlerinde hiç durmadan faaliyet gösteren birtakım güçler geliştirirler. Bu güçler, onların bilinçdışı alanlarında gizlenir, hayatlarını etkiler ve ışığa çıkarılmadıkları zaman bazen acı sonuçlara yol açarlar.
5- Rüyalar: Bir insanın rüyalarında o insanın karakteri ile ilgili sonuçlar çıkarabilmek için, bu sonuçların bireyin başka ayırt edici nitelikleriyle desteklenmesi ve rüyalarla ilgili yorumumuzu bunlarla doğrulamamız gerekir. Rüya, bir insanın hayat problemlerinden birine çözüm yolu aradığını gösterir ve bu problemleri ne şekilde de ele aldığını da gösterir.
6- Yetenek: Bir insanı değerlendirme o insanın yeteneklerini ölçebilme göz önünde bulundurulur. Bununla birlikte "ölçü" olarak yetenek testleri pek güvenilir değillerdir.
G- CİNSİYET
1- Cinsiyet Ayımı ve İşbölümü: Her insan belli bir zamanda ya da belli bir yerde toplum hayatına katkıda bulunmak zorundadır. Bir insanın yetenekleri, o insanın toplumun üretim sistemi içerisindeki yerini belirlemektedir. Bununla beraber insanların iki cins halinde yaratılmış olması da toplumdaki işbölümünü yönlendiren unsurlardan biridir.
2- Bugün Kültürü İçerisinde Erkeğin Egemen Durumu: Toplumumuzdaki işbölümünü, bütün uygarlığımızı belirleyen özel kalıplar içerisinde şekillenmesine yol açmıştır. Bunun sonucunda, bugünün kültürü içerisinde erkeğin önemi geniş ölçüde artmıştır. Böylece erkeğe toplumda haksız bir üstünlük verilmiştir.
3- Kadınlık Rolünden Kaçma: Erkek olmanın sağladığı elverişli durumların apaçık oluşu, kadınların ruhsal gelişmesinde ciddi bozukluklar yaratmakta, bunun sonucu olarak da kadınlık rolü evrensel diyebileceğimiz bir tatminsizlik duygusuna yol açmaktadır.
4- Cinsler Arasındaki Gerginlik: Uygarlığımızın hataları sonucu değişik önyargılar meydana gelmiş ve bunu telafi edebilecek eğitim sisteminin de olmayışı dolayısıyla erkek ve kadın arasında güvensizlik ve samimiyetsizlik olmuştur.
5- Reform Denemeleri: Cinsler arasındaki ilişkileri daha iyi bir hale getirmek için yapılmış olan değişikliklerin en önemlisi kız ve erkek çocukların birlikte eğitimidir.
H- ÇOCUĞUN AİLE ÇEVRESİ İÇERİSİNDEKİ YERİ
Bir insan hakkında kesin yargı verilmeden önce onun hangi şartları içerisinde yetişmiş olduğunun bilinmesi gerekir. Bir insanın kendisi nasıl yorumladığı da önemli bir meseledir.
Boş gururuna kapılmış bir kişiyi eğitirken ona birinci olmanın en üstün olmanın önemli olmadığını telkin etmek gerekir.
En büyük çocuklar genellikle güçlü olmaya büyük değer verirler. Güçlü olmak için gösterilen çabanın dünyaya ikinci olarak gelen çocuk için de özel bir anlamı vardır.
Hatalı bir biçimde gelişmiş ve yanlış bir yol tutmuş olan insanlara karşı sempati duyarak yaklaşmalıyız. Hatanın kaynağını bilmemiz, durumu düzeltebilmemiz için bu tür yaklaşım, bize etkili araç sağlayacaktır.
2. KİTAP: KARAKTER BİLİMİ
A) GENEL DÜŞÜNCELER
1- Karakterin Kaynağı ve Özel Niteliği: Karakter ruhsal bir tavırdır, bir insanın içerisinde yaşadığı çevreye yaklaşımının özelliğini ve ayırt edici niteliğini oluşturmaktadır; bir insanın önemli bir kişi olmak için göstermiş olduğu çabaların o insanın sosyal duygusun yönünde gelişmesini mümkün kılan davranış kalıbıdır. Karakter özellikleri katılımla geçen veya doğuştan var olan şeyler değildir.
2- Karakterin Gelişmesi basımından Sosyal Duygunun önemi: Güçlü olma çabasının yanında, sosyal duygu da karakterin gelişmesinde önemli rol oynar. Sosyal duygu, hem aşağılık duygusundan hemde bu duyguyu telafi etme amacını güden güçlü olma çabasından etkilenmektedir. Bireyin sosyal duygusunun gelişme derecesi, evrensel olarak geçerli olan insani değerlerin biricik kriteridir. Sosyal duygunun derecesi, bir insanın her türlü faaliyetlerinde kendini göstermektedir.
3- Karakter Gelişmesinin Yönü: Bir kişilikte dikkati çeken karakter özellikleri, o insanın ruhsal gelişmesinin çocukluktan beri almış olduğu yöne uygun olmalıdır. Karakterin dümdüz bir çizgi üzerinde gelişmesinde her türlü engel tehlikelidir. Toplumun gereklerine uyabilmenin ilk şartı rahat bir sosyal hayattır. Zorla itaat etmek ancak görünüşte itaat etmek demektir.
Toplumda iyimserleri tavır ve hareketlerinden hemen tanımak mümkündür. Ürkek değildirler; açık ve serbest bir şekilde konuşurlar; ne çok alçak gönüllüdürler, ne de kendilerini engellemiş ve tutuk hissederler. Kötümserler ise büsbütün farklı bir tiptirler. En büyük eğitim sorunları bu gibi kimselerde karşımıza çıkar. Saldıran insanlar, cesur olukları zaman, kendi yeteneklerini olanca şiddeti ile dünyaya kanıtlayabilmek için cesaretli çılgınca bir cüret haline getirirler. Kendilerine güvenmeyenler ise kesinlikle başkalarına da güvenmezler.
4- Mizaç ve İç Salgı Bezlerinin Salgıları: "Mizaç" denildiği zaman ne anlaşıldığını bilmek güçtür. Mizaçları "sıcakkanlı," "öfkeli", "hüzünlü" ve "soğukkanlı olarak dörde ayırabiliriz.
Sıcakkanlı tipe, hayattan tat aldığını açığa vuran, olayları çok fazla ciddiye almayan, olaylara çeşitli görüş açılarından bakma yeteneğini yitirmeksizin mutlu şeylerden zevk duyan insanlar girmektedir.
Öfkeli tipten olan bir insanın güçlü olmak için göstermiş olduğu çaba o kadar kuvvetlidir ki her zaman gücünü kanıtlamak zorunda bulunduğunu hissettiği için daha sert ve şiddetli hareketlerde bulunmaktadır.
Hüzünlü tip, güçlükleri yenebileceğine ve ilerleyebileceğine hiçbir zaman inanmayan, yeni bir riske girmeyen, bir gayeye doğru ilerleyecek yerde hareketsiz kalmayı tercih eden, kararsızlığı açıkça belli olan nevratik kişidir.
Sağukkanlı tipten olan bir insan ise, genellikle hayata yabancıdır. Hayatta edinmiş olduğu deneylerden gereken sonuçları çıkarmayı başaramaz.
Şu da vardır ki sınırları kesin olarak belirlenmiş mizaçlara seyrek olarak rastlanmaktadır. Bu tipler ve mizaçlar değişmez de değillerdir.
Mizaçlar, iç salgı bezlerinin yaptığı salgılara bağlı şeylerdir. Tıp bilimindeki en yeni gelişmelerden biri, iç salgı bezlerinin önemi üzerinden durulması olmuştur.
B- SALDIRGAN KARAKTER ÖZELLİKLERİ
1-Boş-gurur ve Harislik: Kendini başkalarına kabul ettirmek için gösterilen çaba, en yüksek noktasına ulaşır ulaşmaz, ruhsal hayatta büyük bir gerginlik oluşturur. Her insan kendini belli bir dereceye kadar boş-gurur kaptırmış olabilir. Fakat bunu açığa vurmamalıdır. Boş-gurur çok geçmeden toplum içerisinde gereken şekilde davranmamasına yol açar. Bu insanlar başkalarını hiç mi hiç önemsemezler. Başkalarına egemen olmaktan hoşlanan boş-gururlu insanlar, başkalarını kendine bağlayabilmek için önce onları elde etmeye çalışırlar. Bu yüzden, bir insanın ideal davranışı belli bir dereceyi aştığı zaman insancıllığı ve insan sevgisi göze batacak kadar fazla olduğu zaman güvensizlik duyabilir.
2- Kıskançlık: Kıskançlık, başkalarına güvenmeme ve onlara pusu kurma, başkalarını eleştiren bir tavır takınma ve sürekli bir ihmal edilmiş olma korkusu duyma gibi belirtilerle ortaya çıkabilir. Kıskançlığın bir şekli kendi kendine yiyip bitirme başka bir şekli ise şiddetli bir inatçılık olarak görülmektedir.
3- Haset: Güçlü olma ve başkalarına egemen olma çabasının bulunduğu yerde, haset gibi bir karakter özelliği de karşımıza çıkar. Bir insanla o insanın görülmemiş derecede yüksek olan gayesi arasındaki uçurum, aşağılık kompleksi şeklinde görünür.
4- Cimrilik: Genellikle bir insanın başkasına zevk vermemesi, topluma ve başka insanlara karşı takındığı tavırda cimri davranması gibi belirtilerle ortaya çıkar.
5- Kin: Düşmanca bir tavır takınmış olan insanların ayır edici bir niteliği olarak karşımıza çıkar.
C- SALDIRGAN OLMAYAN KARAKTER ÖZELLİKLERİ
İnsanlığa açıkça düşman olmamakla birlikte düşmanca bir tavrın yol açtığı toplumdan kendini soyutlama ve yalnızlık izlenimi edinmemize sebep olan karakter özellikleridir. İnsanlardan kaçma, Endişe, Yüreksizlik ve baskı altına alınmayan içgüdüler bu özelliklerdendir.
D- KARAKTERİN BAŞKA GÖRÜNÜŞLERİ
Bunlarda neşeli olma, düşünme ve konuşma biçimleri, olgunlaşmamış olma, ukalalık, boyun eğme, başkalarına söz geçirme ve dindarlık gibi karakter özellikleridir.
E- DUYGULAR VE HEYECANLAR:
Duygular ve heyecanlar sıkı sıkıya kişiliğin özüne bağlı olduğu için tek tek insanların özel nitelikleri değildirler. Her insanda az çok karşımıza çıkarlar. Bunlar insanları birbirinden uzaklaştıran ve birbirine yakınlaştıran duygular olarak ikiye ayrılabilir. Öfke, keder, tiksinme, korku ve endişe insanları birbirinden uzaklaştırırken; sevinç, sempati gibi duygular da insanları yakınlaştırır.


YALNIZLAŞAN VE MAKİNELEŞEN İNSAN

Çağımız insanı bir yandan ayda yürüyen, uzayda gezen insanlarla iletişim kurup sürdürürken, öte yandan eşiyle, çocuğuyla, komşusuyla iletişimde bulunamamaktan yakınmaktadır. Bugün “Sanayi Ötesi Toplumu” düzeyine ulaşmış ülkeler bir yandan teknolojik gelişmenin insan sağlığı, özellikle ruh sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini gidermeye çalışırken, öte yandan gelecek kuşakları olumsuz etkilerden kurtaracak yolları arıyorlar.

Çoğu insan ilgisizliğin, geçim sıkıntısının, gelecek endişesinin, işsiz kalma korkusunun yarattığı güvensizlik, karamsarlık ve umutsuzluk içinde yaşamını sürdürüyor. Bu nedenle insanlararası ilişkide kaygıdan, kızgınlıktan, öfkeden kaynaklanan iletilerle bağlantı kuruluyor. Bu durum bir yandan bireyin ve toplumun ruh sağlığını bozuyor, öte yandan kavram kargaşasına, çatışmalara, sürtüşmelere, kavgalara yol açıyor. Toplumun dengesini, düzenini olumsuz biçimde etkiliyor.

Doğada en küçük birim olan atomdan evrene dek tüm varlıklar ancak denge, düzen, ölçü ve uyum içinde birlikte yaşayabilir, taşıdıkları enerjiyi, gücü böylece belirli bir amaç ve işlev için yararlı biçimde kullanabilirler. Atomun içindeki denge, düzen, ölçü ve uyum bozulduğunda, atom bombasının yok edici etkisi ortaya çıkar. Evrenin denge, düzen, ölçü ve uyumunun bozulduğunu düşünmek bile olası değil.

Ruhsal Yaşantıyı Yansıtan Aynalar: Ruhsal yaşantının aynası başkalarıdır. İnsan başkalarına bakarak kendini görür, anlar. Davranışının, tutumunun başkaları üzerindeki etkisini yorumlayarak kendini tanır.

Hep aynı görüntüyü veren aynaya bakılırsa ya da istenilen görüntüyü veren aynalar seçilirse, gerçek görüntü bulunamaz. İnsan, neşesini, sevincini, umudunu, kendisini, anlayacak, anlatacak, tanıyacak, tanıtacak insanlara gerek duyar.


İNSANLARARASI İLETİŞİM

İletişim karşılığı olarak birçok Hint-Avrupa dilinde kullanılan “Komünikasyon” (comunication) sözcüğünün kökü, Latince “communicare” fiilinden türetilmiş olup, başkalarıyla birlikte olma, bağlantı sağlama, bilgi ya da haberi paylaşma, yayma, çoğunluğa genelleme, herkesin paylaşmasını ve yararlanmasını sağlama, herkese pay verme anlamına gelir. Türkçe'de iletişim ya da bununla eşanlamlı olarak kullanılan sözcüklerin hepsi bilginin, haberin, kişinin, nesnenin karşılıklı olarak bir yerden başka bir yere taşınması anlamına gelmektedir.

İletişimden söz edebilmek için şu koşulların bulunması gereklidir.

- Karşılıklı olarak bağlantıda bulunan iki iletişim birimi.

- Bu iki birim arasında bilgi, haber alışverişi.

- Bu alışverişin iki iletişim birimi üzerinde de etkili olması ve davranış değişikliğine yol açması.

Konuşanlardan birinin ilgisizliği ya da karşısındakini alaya alması ilişkinin kurulmasını ve sürdürülmesini engeller. Konuşanların birbirlerine önem vermeleri, ilişkiyi sürdürmek için ortak çaba ve dikkat göstermelerine anlamalarına, dinlemelerine bağlıdır.

A. İletişim Modeli: İletişim, kaynak (source) ile alıcı (receiver) arasında kanal (channel) yoluyla gerçekleşen bir süreçtir. İletişim süreci için gerekli olan bu üç temel öğe, aynı zamanda en basit ve yalın iletişim modeli olarak kabul edilmiştir. İletişimin amacı, iletişim birimleri arasında bilgi, haber alışverişini sağlamaktır. Kaynakla alıcı arasındaki bu bilgi, haber alışverişi iletiyle (mesaj) (message) gerçekleşir. Kaynak, aktarmak, iletmek istediği bilgiyi ileti yapmak için önce bu bilgiyi belirli ilkelere, kurallara göre düzenleyip “çıktı” durumuna getirir. Düğümlemek (kodlamak) (cade, encode) adını alan bu işlem sırasında kaynak ve alıcıda ortak olarak bulunan işaret, şifre ve semboller kullanılır. sözsüz iletişimi, sağlayan mimik ve jestler anlamlı işaretlerdir. Sözlü iletişimde kullanılan heceler ve sözcükler, yazılı iletişimde kullanılan harfler ve resimler, işaretlerden oluşan ve kararlaştırılmış, belirli bir anlamı bulunan simgelerdir.

Kaynaktan gelen, kanalı geçen ileti, alıcı için “girdi” olarak kabul edilir. Girdinin etkili olabilmesi, taşıyıcının alıcı için uyaran niteliğinde olmasına ve bilginin çözülüp anlaşılmasına bağlıdır. Alıcı tarafından “girdi”si yapılan iletinin içerdiği bilgiyi oluşturan işaret ya da simgelerin çözülüp anlaşılması işlemine düğüm çözmek (kod açmak) (decode) adı verilir.

Konuşurken kaynak olan insan, dinlerken alıcı; dinlerken alıcı olan insan, cevap verirken kaynak olur. Kaynak birimin gönderdiği iletiye karşı alıcının gönderdiği cevaba “geri iletişim ya da “geriye bildirim” (feed-back) adı verilir.

Kanal (geçit) (oluk) kaynakla alıcı arasında iletinin aktarılmasını, geçmesini sağlayan yoldur. Kanal kapsamına ışık ve ses dalgalarından iletişim araçlarına kadar iletiyi aktaran tüm yollar girer.

İletişimin yapıldığı ve içinde iletişimi etkileyen öğelerin bulunduğu ortama “iletişim ortamı” adı verilir. Bu ortam, sıcak-soğuk gibi doğal, büyük-küçük, aydınlık-karanlık, gürültülü-sessiz gibi fiziksel koşullarıyla da iletişimi etkiler.

Trafik işaretleri, deniz feneri, uyarı ışıkları, Kızılderililerin dumanları görme kanalıyla iletişim sağlayan sözsüz basit, yalın iletişim araçlarıdır. Anadolu'nun birçok kentinde dolaşan davullu tellallar sahur zamanını bildiren davulcular, canavar düdüğü, düdük, çan, çıngırak, kapı zili, korna işitme kanalıyla iletişim sağlayan sözsüz basit, yalın iletişim araçlarıdır.

Kişisel olan iletişim; yüz yüze iletişim olup, iki kişinin konuşması ya da üç beş kişiden oluşan küçük bir grup içindeki iletişimdir. Kaynakla alıcı ya da alıcılar sık sık yer değiştirir. Ders, konferans konuşma, nutuk, söyleşi gibi. Kişisel olmayan iletişim yüzyüze olmayan iletişimdir. Telefonda konuşmak, telsizle irtibat kurmak gibi.

B. Sözsüz İletişim: Sözsüz iletişimde ileti hareketlerden oluşur. Bütün canlılar, doğal ve evrensel olarak, kalıtım ve soya çekimle gelen “alan davranışı” gösterirler. Bu, yaşamı sürdürme, korunma içgüdüsünden ya da dürtüsünden kaynaklanır. İnsan bulduğu her yerde evde, işte, gezmede, eğlencede, konserde, maçta, tiyatroda, taşıma araçlarında kişisel alan elde etmek, bu alanı korumak, kollamak, savunmak çabası içinde davranır.

İnsanın kişisel alanında dört ayrı mesafe söz konusudur.

1. Genel Mesafe, 2. Toplumsal Mesafe, 3. Kişisel Mesafe, 4. Samimi Mesafe.

Sözsüz iletişimin en önemli bölümünü, iletişimde bulunan insanların doğal, fiziksel ortamdaki yakınlığı (proximity) ve yönelmesi (orientation) oluşturur. Yakınlık, fiziksel çevrede iki insan arasındaki mesafedir; iletişimde bulunan insanlardan biri ya da her ikisi tarafından sözsüz iletişim işareti olarak değerlendirilir. Bir iki metre mesafe içinde bulunan insanlar, ancak resmi iş ilişkilerini gerektiren iletişimi kurabilirler. İşyerindeki konuşmalar, alıcı, satıcı pazarlığı, genellikle bu mesafe içinde yapılır.

Kırk elli santimetreyle bir metre arasında değişen mesafe içinde insanlar birbirlerini tanır, kolay ve rahat iletişim kurabilir. Bu mesafe birbirini tanıyan iki insanın iletişim kurup sürdürdüğü uzaklıktır.

Saygınlık ve Üstünlüğün Simgesi olarak Yükseklik: Yükseklik, çoğunlukla bütün toplumlarda durumun (status) ve saygınlığın simgesi olarak kullanılır. Devlet başkanları, başbakanlar, bakanlar topluma yüksek balkondan, kürsüden, şeref tribününden hitap eder. Profesörler, öğretmenler kürsüden ders anlatır.

İnsanlar kişisel olanların kişiliklerinin bir parçası, uzantısı olarak kabul edip ona biçim ve renk katarak somut, kendine özel duruma getirirler. Bir insanın çalışma veya yatak odası, evi, bahçesi, arabası, çalışma masası onun kişisel alanıdır. Her genç olanakları ölçüsünde odasını, dolabını, beğendiği artistlerin, sporcuların posterleriyle, resimleriyle süsler.

Kişisel alanın kurulması ve korunması, insanlar arasında çatışma, sürtüşme, tartışma ve kavgaya yol açar. Gelin, kendi isteğine göre düzenlediği oturma odası ya da salonda kayınvalidesinin koltuğun, masanın, hatta vazonun bile yerini değiştirmesine karşı bağırıp çağırır, kıyameti koparır. Ya da bunun tersi olur.

C. Barışa Çağrı: selam: Birbirlerine yaklaşan, karşılıklı olarak kişisel alanları tanışıklık varsa ya da başlayacaksa bunun simgesi göz göze, yüz yüze gelmeden önce, selam almak ya da selam vermektir.

El sallama hareketini insan bilimleri ve toplumsal ruhbilim açısından inceleyenler, bu tür hareketlerin kucaklama, sarılma hareketinden kaynaklandığını ve uzakta bulunan birine bu davranışları anlatmak için kullanılan simgeler olduklarını ileri sürmüşlerdir.

El sıkışma ve el uzatma “seninle dostça iletişim kurmak istiyorum” önerisini simgeler.

Tanrıyı Selamlama: Namaz: Birçok toplumda ve toplumumuzda selam sırasında kullanılan baş, beden, el, kol hareketleri ilkel ve çağdaş dinlerden kaynaklanan ve Tanrı'nın gücü önünde baş boyun eğen insanların yaptığı davranışların aynı biçimde ya da simgeleşmiş olarak kullanılması diye yorumlanmıştır. Namaz sırasında başla, bedenle, ellerle yapılan bütün hareketler ve bu arada söylenilen sözler Tanrı'ya inanışı dile getirmek, onun büyüklüğünü kabul edip selamlamak amacıyla kullanılmaktadır.

D. Yüzün Biçimine Göre Kişilik Yapısı: Yüzün üst bölümü saç çizgisinden kaşlara; orta bölümü kaşlardan burun ucuna; alt bölümü de burun ucundan çenenin sonuna kadar olan bölümdür. Bu üç bölümün eşit genişlikte ve uzunlukta olması güçlü, sağlam, güvenilir kişilik yapısının ölçüsü olarak kabul edilmiştir.

Yüzün alın bölümü adını da alan üst bölümü geniş ve uzun olursa, kişinin zekâ düzeyinin yüksekliğini ve başarısını gösterir.

Dikdörtgen ya da oval yüzün, genellikle üstün kişilik yapısını yansıttığı kabul edilmiş, bu insanların dengeli, düzenli, mantıklı davrandıkları, ileriyi gördükleri, eğitim ve kültüre önem verdikleri, toplum içinde kolayca sivrilip önder oldukları söylenmiştir.

Kare yüzlü olanlar için, yukarıdaki özelliklere ek olarak, bu insanların atılgan, savaşçı yönleri, açık, doğru, içten konuşmaları, kararlı yapıcı, kişilikleri vurgulanmıştır.

Üçgen yüzlü olanların iyi düşünen insanlar oldukları, iyi eğitim gördüklerinde bilim adamı ve sanatçı, kötü bir ortamda karanlık, karışık kötü işler çeviren insanlar olabilecekleri belirtilmiştir.

Yuvarlak yüzlüler, yumuşak başlı, kolay ilişki kuran, ağzının tadını bilen, rahatına düşkün insanlardır.

Kaş biçimiyle kişilik yapısı arasında türlü bağlantılar kurulmuştur. Kaşların enli, kıvrımlı ve uzun olması güçlü bir kişilik yapısının simgesi olarak kabul edilmiş, dış uçları yukarı kıvrık olanların atılgan ve yürekli; aşağı kıvrık olanların atılgan ve yürekli; aşağı kıvrık olanların çekingen, korkak oldukları gözlenmiştir. İnce yumuşak kıllı ve uzun kaşları olanların zeki oldukları, başarılı ve uzun bir yaşam sürdüklerini, buna karşılık, kalın sert kıllı ve kısa kaşlıların başarısız, geçimsiz kişilik yapıları üzerinde durulmuştur.
Gözün yapısı ve biçimi dışında donukluğu, parlaklığı, canlılığı da iletişimsel anlam taşır. Büyük ve iri gözler duygulu ve etkili, yetenekli olan, önderlik özellikleri taşıyan; küçük gözlerse içe dönük, az konuşan, kolay ilişki kuramayan kişilerde bulunur. Siyah, yeşile dönük, kahverengi gözler kişinin canlı iç dünyasını; mavi gözler serüven duygusunu gösterir.

Eski Çin yüzbilimcileri, insanları otuz dokuz hayvanın göz biçimine göre sınıflandırmışlar; anka, aslan, at, civciv, domuz, fil, kaplan, kedi, koyun, kurt, maymun, yılan gözlü gibi benzetmelerle her gözün kişilik yapısını tanımlamışlardır.

Göz göze iletişim: Birbiriyle karşılaşan iki insan, belirli bir uzaklıkta, saniyenin yarısından daha kısa bir zaman dilimi içinde karşılıklı olarak birbirinin özelliklerini görür. Göz göze durumun sürdürülmesi iletişimi sürdürmek için gerekli olan “evet” gözlerin kaçırılması ise iletişimin kesildiğini belirleyen “hayır” anlamına gelir.

Yüzün diğer kısımlarının kişilik özelliklerine yansıması şöyledir: Kemerleri ve kanatları etli burunların güçlü, kararlı, yapıcı, yaratıcı, dudağa yakın ince, sivri, uzun burunların dar görüşlü, değişme ve gelişmelere direnen, tutucu; ince ve ucu yukarı kalkık burunların da geniş görüşlü, hoşgörülü ve iyimser kişilik özelliklerini belirttiği kanısı vardır.

Çevresi belirsiz ve ince dudakların durgun, sessiz, silik, soluk; etli ve kalın dudakların güçlü, istekli, tutkulu kişilik yapısını yansıttığı belirtilmiştir.

Kulakların küçük olması, güçsüz, silik, soluk; büyük olması da atılgan, çalışkan, güçlü, yapıcı kişilik yapısının simgesi olarak değerlendirilmiştir.

Mimik Hareketleri: Kare kare incelenen filmler ve kasetler, acıma, endişe, kıskançlık, kin, korku, öfke, sıkıntı gibi elem doğrultusundaki duygulanım durumlarını belirten mimiklerin birbirini izleyen, birbiriyle birleşip bütünleşen ağlama mimikleri olduğunu ortaya koymuştur. Neşe, sevinç, umut gibi haz doğrultusundaki duygulanım durumlarını anlatan mimiklerinde gülümseme mimiklerinin birbiri ardına dizilmesinden oluştuğu anlaşılmıştır. Tüm mimiklerimizle temelde “evet” ya da “hayır” deriz.

E. Sözlü İletişim: İnsanlararası sözsüz iletişimle başlayan ilişki, ya konuşmayla sürdürülür ya da iletişimin bozulması, kopmasıyla son bulur. İnsan konuşa konuşa acısını, kederini ya da sevincini, neşesini, tüm duygularını karşısındakine aktarır; geçmişi, şimdiki durumu ve geleceğiyle kişiliğini ortaya koyar, düşünceleriyle dünya görüşünü yansıtır, kısaca kendini anlatır.

Şiir diliyle daha çok duyguları, bilim diliyle düşünceleri anlatan ve etkileyen konuşma, temelde insanın kendisini, tüm yaşamını yansıtır.

Dilbilimi: Çağdaş anlamıyla dilbilimi ancak XX. yüzyılın başlarında gelişmeye başlamış, bağımsız bir bilim dalı durumuna gelmesi, insanbilim, ruhbilim, toplumsal ruhbilim etkisinden kurtulması sonucu olmuştur. Günümüzde dilbilimi ile ruhbilim arasında yeni birleşme ve bütünleşme sonucu ruhsal dilbilim adını alan (psycholinguistic) adını alan yeni bir bilim dalı doğmuştur. Bu dal, ruhbilim ve dilbilimden faydalanarak kişinin duygularını ve bilişsel süreçlerini inceler.

Konuşma dilinin doğmasına ilişkin üç kuram geliştirilmiştir:

a- İşlevsel Kuram: Konuşmada kullanılan sözcüklerin belli durumları anlatan bir işlevi olduğu kabul edilir. Bu kuramlar arasında ünlem, yansıtma ve sesli davranışlar kuramı ilk sıralarda yer alır. “ay!”, “of!”, “vay!” gibi ünlemlerle, “çatırt”, “çıtırtı”, “şakırtı” gibi yansımalar örnek olarak verilebilir.

b- Biçimsel Kuram: Konuşmada kullanılan işaretlerin nesnelerin doğal görüntüleriyle bağlantılı olduğu görüşüne dayanır. Keskin çizgili, köşeli, biçimlerle, eğri, yuvarlak çizgili biçimler için kullanılan sözcükler farklıdır.

c- Yapısal Kuram: Çocukta konuşmanın ve dilin gelişmesinin incelenmesi sonucunda oluşturulmuş bir kurumdur. Önce belli sesler çıkarılır, sonra bunların birbirleriyle birleşmesiyle hece, sözcük, tümcecikler, tümceler ortaya çıkar.

İlk Yazı ve Alfabe: Yazının en basit ve yalın birimi olan harf ve harflerden oluşan alfabe sesle görüntü arasında bağlantı kuran bir sistem ve yöntemdir. Örneğin “A” harfinin doğuşu öküz anlamına gelen ve öküz resmini simgeleyen bir işaretin okunuşu olan ve “aleph” sözcüğünün ilk harfinin alınmasıyla oluşmuştur.

Dilin Değişik Görevleri:

a- Belirtme Görevi: Dilin insanın duygulanım ve coşku durumunu tutumunu dışa vurmak amacıyla kullanılmasıdır. “vah vah”, “çok yazık” veya “zavallı kız”, “aslan Beşiktaş” gibi.

b- Türen Görevi: “Günaydın!”, “iyi geceler!”, “Buyrun” gibi.

c- Eylem Görevi: “And içiyorum”, “söz veriyorum”, “onaylıyorum” gibi bir eylemi ifade etmede.

d- Yaptırım Görevi: Kaynağın verdiği önerilerle alıcıda hemen o anda davranış değişikliği oluşturmaktır, “geç gelmemenizi dilerim”, “Kapıyı kapa!” “pencereyi kapadın mı?” gibi.

e- Bildirme Görevi: Bilgiyi taşıyan öneriler yapar. “Bugün hava sıcak”, “spor yapmak yararlıdır”, “sınavlar bayramdan sonra başlayacak” gibi.
Dil Nasıl İncelenir: Ses, biçim, söz dizimi ve anlam bakımından dil incelenir. Dört ana bölüme ayrılır.

a- Sesbilgisi (Phonetic): Ses yapısı açısından inceler.

b- Yapıbilgisi (Morphology): Sözcüklerin türlerini, bağlantılarını inceler.

c- Sözdizimi Bilgisi (Syntax): Sözcüklerin yerini inceler.

d- Anlambilim (Semantic): Sözcükleri anlamlarına göre inceler.

F- Dil Açısından İletişimi Bozan ya da Kolaylaştıran Etkenler:

Bir sözcük birden fazla anlamda kullanılır. Bu durum sözcüklerin simgeledikleri kavramların birbirine karışmasına, anlamlarının belirsizleşmesine yol açar. Dildeki çok anlamlılık, dilini çok iyi bilen insanlar arasında bile anlaşmazlıklara neden olabiliyor. Mesela; “daktilo” kelimesi dilimizde hem makinesi hem de onu kullanan kişi manasına gelmektedir. bu çok anlamlılığa, kaypaklık ve belirsizlik denir. En çok soyut manalar ifade eden sözcüklerde görülür. “Bağımsızlık”, “sorumluluk” gibi. Deyimlerimizde örnek olarak verilebilir.

- “Ameliyattan çok korkuyorum doktor bey. Yarınki ameliyat başarılı olacak mı? Ne dersiniz?”

- “Korkma, metin ol! Bu ameliyatı en az elli kere yaptım, bu sefer garanti başaracağım.” Görüldüğü gibi “bu sefer” sözcüğü ameliyatın bütün garantisini götürüyor.

Dolaylı Anlatım: “A bisküvisi besleyicidir” diye reklam yapan firma, gerçekte bildiri kipi içeren tümceler kullanarak alıcıyı etkilemeye çalışır. Temel amaç, “A bisküvisi al” demektir.

Ses tonu ve vurgulama anlamı belirginleştirir.

Bunlara ek olarak, “ağız” ve “şive”nin de iletişime etkisi vardır.

G- Dış Görünüş ve Mizaç: Alnının dar, burnunun büyük, çenesinin küçük, gözünün şaşı, kulaklarının uzun, ayağının topal, boyunun kısa, kilosunun az ya da çok olması nedeniyle kendisini özürlü ya da sakat gören insan, ya aşağılık karmaşası ya da aşağılık duygusuna karşı gelişen üstünlük duygusunun etkisi altında iletişim kurar. Tüm çabasını özrünü, sakatlığını örtmek için kullanır.

İnsan iletişim kuracağı kişinin önce beden yapısını, şişman ya da zayıf, kısa ya da uzun, esmer ya da sarışın olduğunu algılar. Sarışınların inatçı olduğuna ilişkin bir kanımız varsa iletişime başlamadan bunun da etkisini gözönünde bulundurmak gerekecektir.

Piknik beden yapısında bulunan siklotimik, dışa dönük (extrovert) mizaçlı insanlar canlı, duygulu, insancıl, neşeli, sevecen, sıcak yönleriyle çabuk ve kolay iletişim kurarlar.

Astenik ya da leptozom beden yapısında bulunan şizotimik içe dönük (introvert) mizaçlar geç ve güç iletişim kurarlar.

Üç Temel Mizaç Tipinin İletişim Özellikleri: Sheldon, oğulcuğun, döl yatağı içindeki katmanlarına göre endomorf, mezomorf, elektromorf beden yapılarını ve bunlara uygun mizaçları tanımlamıştır.

Endomorf tiplerin bedenleri yuvarlak, karın bölgesi geniş, kasları gevşek, saçları seyrektir. Bu beden yapısında “viserotonik mizaç bulunur. bu mizaçta olan insanlar başkalarıyla birlikte olmaktan hoşlanırlar. Arkadaş ve dost canlısıdır.

Mezomorf tiplerin bedenleri dayanıklı, kasları gelişmiş, kolları güçlü, omuzları geniştir. Bu beden yapısında “somatotonik” mizaç bulunur. Bu mizaçta olan insanlar canlı ve hareketli olup, bol jestli ve mimikli konuşurlar.

Ektomorf tiplerin bedenleri ince uzun olup, kasları gelişmemiştir. Bu beden yapısında “serebrotonik” mizaç bulunur. Bu insanlar başkalarıyla birlikte olmaktan, kalabalıktan, topluluktan hoşlanmazlar.

Freud'e göre sevgeç (erotic) tip, iletişim sırasında sürekli ilgi, destek ve övgü bekler. Sado-mazohist tip, çabuk ve kolay duygulanım değişikliği gösterir. Özsever (narsistik) tipse, iletişim sırasında sürekli olarak kendisinden söz eder.

Eysenck'e göre tipik içe dönük mizaçlar, geç ve güç iletişim kurarlar. Tipik dışa dönük mizaçlar, çabuk ve kolay iletişim kurarlar. Nevrotik içe dönük mizaçlar, endişe, kaygı, korku ve takınaklı düşünceleri nedeniyle hep kendi saplantılarıyla uğraşırlar. Nevrotik dışa dönük mizaçlar, sürekli olarak endişe, kaygı ve korkularından söz eder, takınaklı düşüncelerinin oluşturduğu gerçek dışı, düş ürünü olaylar ve fanteziler anlatırlar.

İletişimin Ürünü Benlik: İnsanlararası iletişimin en küçük birimi, kaynak olan “Ben” ve alıcı olan “Sen” arasında oluşan “Ben-Sen” iletişimidir. Bu tür iletişimin temel amacı “Ben”in önce “sana”, sonra “O”, “Biz”, “Siz” ve “Onlara” yani başkalarına anlatılmasıdır.

İnsanın kişiliği ve davranışı, ancak içinde bulunduğu grubun toplumun amacına, beklentisine, duygularına, ilkelerine, zorlamalarına göre anlaşılıp değerlendirilir. İnsanın bir grubun içinde bulunması demek o gruptaki ortak tutum ve davranışları benimsemesi onlarla bütünleşip özdeşleşmesi demektir.

“Grup Dinamiği” kavramı insanları grup içinde birarada tutan, başka bir deyişle grubu oluşturan enerji, güç olarak kullanılmıştır. Kişinin gelişmesi ve olgunlaşması, insanlararası iletişimin sağlıklı biçimde kurulup sürdürülmesine bağlıdır. İletişimde algı nesnesiyle algılanan nesne arasında kişilikten etkilenen “algı çevresi” vardır. Bu grup olgusu da, iletişim ve etkileşim yolu ile “algı çevresini” değiştirme gücü olan en önemli etkendir.

Bir grubu geliştiren koşulları şöyle sıralayabiliriz:

- Dış çevreden bilgi alınmasında artma

- İlişki kurma ve sorumluluk yüklenmede artış

- Tutum değiştirmede esnekliğin olması

- Yeni amaçlar kazanılması

- Birliği kaybetmeden farklılaşma

- Gruba katılanların sayısını artırma eğilimi

Toplumsal Durum ve Rol: Rol, insanın içinde bulunduğu duruma göre, yapması gerekli tüm davranışları içeren geniş kapsamlı bir kavramdır. Rol, grup ya da toplum içinde belirli bir durumu, işlevi, konumu olan kişiden başkalarının beklediği davranışların tümünü kapsar. Bir çocuk, evde çocuk, okulda öğrenci, top oyununda kaleci durumundadır, bu durumda kendisinden beklenilen rolü oynamak zorundadır.

Sürekli olarak madde alışverişi yaparlar. madde alışverişi olaylarının tümüne metabolizma adı verilir. metabolizma sürecinde dış ortamdan madde alınışı, organizmada maddenin değişimi ve özümlenmesi, değersiz ve zararlı maddelerin yeniden dışarıya atılması sözkonusudur.

Tek hücreli organizmadan insanı da kapsamına olan çok hücreli bütün organizmalara dek yaşam süresi içinde ortaya çıkan yaşlanma ve üreme dışında, canlılık belirtisi olarak hareket, irkilme, tepke (refleks) ve davranışla, bunları oluşturan enerjiyi, sağlayan metabolizmayı gösterebiliriz.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

ASK MELEĞİM

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

dantelvar
danteliniz
mankenarda
dantelleriniz
dantelince
dantelcii
furkannfm
hayalfmcom
baskentdantel
Özel Arama
Link Ekle DOMAİN REHBERİ TOPLIST TOPLİSTE SİTELER REHBERİ ARAMA MOTORU SEARCHENGİNE WEB SAYFASI DİZİNLER DİZİN RANK HİT SİTESİ TÜRKÇE TOPLİSTE